Gökhan Yavuz Demir: Bu memlekette değerinizi ortaya koymak için ölmenizi beklerler

Akademisyen yazar Gökhan Yavuz Demir’in kaleme aldığı ilk kurmaca metin ‘Kesin Döneceksiniz’ Yeni İnsan Yayınevi tarafından okura sunuldu. Uzun yıllardır dil üzerine yaptığı çalışmalarla bilinen Yavuz, bu hikâyede eski bir edebiyat doçenti Refik Çavuş’un işsiz geçen seksen yılına ve bir gününe odaklanıyor.

“Edebiyatın hammaddesi gerçekliktir, fakat bu gerçeklikle neler yapacağı, nasıl oynayacağı yazara kalmıştır. İster o gerçekliği fantastiğin sınırlarına kadar götürüp esnetir, isterse hepimizi nesnel olduğuna inandırdığı bir gerçekliğin gözlemcisi kılar. Böyle bakıldığında her edebî metin hem gerçektir hem de değil. Bu sebeple benim ilk kurgu metnim olan Kesin Döneceksiniz de nesnel ve tarihî bir gerçeklik ile muhayyel bir gerçeklik arasındaki ince ve belli belirsiz bir çizgi üzerine bina edildi” diyen Gökhan Yavuz Demir’le ilk novellası Kesin Döneceksiniz ve edebiyatın güncel meseleleri üzerine konuştuk.

Kesin Döneceksiniz, ilk kurmaca metniniz… Metinde ‘gerçeklik’ öne çıkıyor. Edebiyat ve gerçeklik arasındaki ilişkiyi nasıl yorumluyorsunuz?

Edebiyatın hammaddesi gerçekliktir. Fakat bu gerçeklik hiç kuşkusuz sizin perspektifinizden bağımsız nesnel bir gerçeklik değildir. Yazar o hepimizin bildiğimizi düşündüğümüz gerçekliğe, onunla oynayarak, hatta onu bir oyun hamuru gibi yoğurarak, yeniden şekil verir. Bu sayede gerçekliğe belki daha önce edemediğimiz kadar derinden nüfuz ederiz yahut da gerçekliği daha önce etmediğimiz bir biçimde tecrübe ederiz. Özelde edebiyatın, genelde sanatın insan ruhunu özgürleştirici ve zenginleştirici gücü buradan gelir.

Elbette edebiyatın hammaddesi gerçekliktir, fakat bu gerçeklikle neler yapacağı, nasıl oynayacağı yazara kalmıştır. İster o gerçekliği fantastiğin sınırlarına kadar götürüp esnetir, isterse hepimizi nesnel olduğuna inandırdığı bir gerçekliğin gözlemcisi kılar.

Böyle bakıldığında her edebî metin hem gerçektir hem de değil. Bu sebeple benim ilk kurgu metnim olan Kesin Döneceksiniz de nesnel ve tarihî bir gerçeklik ile muhayyel bir gerçeklik arasındaki ince ve belli belirsiz bir çizgi üzerine bina edildi.

Evet, edebiyatın hammaddesi gerçekliktir, ama edebiyat gerçeklikten daha fazla bir şeydir. O, gerçeklik hakkında bir anlatı, gerçekliğin çok öznel bir kavranışı, nesnel ve tarihî gerçekliğin linguistik ve edebî bir gerçeklik olarak yeniden inşasıdır. Bu sebeple edebiyat, zannedildiği üzere gerçekliği yansıtan bir ayna değildir, gerçekliği resmetmez. Aksine gerçekliği yeniden inşa eder ve onu daha evvel hiç görmediğimiz bir şekilde görmemizi sağlayarak biz okurların içinde yaşadığımız kendi gerçekliğimizi yeni bir pencereden görmemizi sağlar. Edebiyat insanı ve dünyayı böyle işler, inceltir ve zenginleştirir.

Bir entelektüel olarak bütün bu söylediklerime inanıyorum. Fakat neredeyse elli yaşında ilk defa kurgu bir metin kaleme almış bir yazar olarak bu söylediklerimi ne kadar kâğıt üzerinde gerçekleştirebildim, bilemiyorum. Umarım Kesin Döneceksiniz, içinde yaşadığımız gerçekliği daha iyi anlamamıza ve kendi nesnel ve tarihî gerçekliğimize yeni bir pencereden bakmamıza vesile olur. Bir yazar için bu elbette sadece bir temenni. Çünkü kitap piyasaya çıktığından beri buna karar verecek olan okurlar.

‘ULUSAL KANON, SOSYAL KRİZ VE DEHA…’

Tarih ve edebiyat birbirini besleyen iki disiplinken zaman zaman da edebiyatın, tarihi ‘bozduğunu’ ve yeniden yazdığını görüyoruz. Kesin Döneceksiniz’den yola çıkarak yakın tarihin önemli meseleleriyle edebiyat arasındaki ilişkiye dair ne söylersiniz?

Tarih kelimesinin İngilizcesi, mâlumunuz olduğu üzere history. Bu da İngilizcede story’nin bir kelime olarak zaten history’nin içinde içerildiği mânâsına geliyor. Yani tarih, hikâyeyi de içeriyor. Bunu ayrıca Heredot Tarihi’nden de biliyor olmalıyız. Böyle bakınca, tarihin en eski edebî türlerden biri olduğunu söylemek bile mümkün. Bu sebeple edebiyatın tarihi bozduğu önermenize katılamayacağım. En azından edebiyatın öznelliğiyle bozacağı bir nesnel tarih özü olduğunu sanmıyorum. Çünkü tarih ile geçmiş birbirinden çok farklı şeyler. Evet geçmiş bir kez yaşanmıştır fakat geçmişin anlatısı olarak tarih o biricik geçmişi sürekli ve birbirinden farklı şekillerde yeniden yazarak pek çok geçmiş hikâyesi ortaya koyabilir. Bu sebeple aynı geçmiş olayı iki farklı tarihçiden okumak, kahramanlar aynı olsa bile, iki farklı yazarın elinden çıkmış iki farklı hikâyeyi okumaya benzer.

Anlamak İçin Yaşamak’ın sonlarında bir toplumun üst düzey edebiyat ürünleri verebilmesi için şu üç koşulun şart olduğunu anlatmıştım: Ulusal bir kanon, sosyal bir kriz ve bu ikisinin kucağında yeşeren deha. Bu üçünü bir araya getiremiyorsanız ya kanonunuzun ya krizinizin yahut da dehanızın çok büyük olması lâzım.

Shakespeare’in veya Cervantes’in yazdığı on yedinci yüzyılın başları da bugünkünden daha sakin ve daha huzurlu değildi. Premodern toplum yerini modern topluma bırakıyordu. Bütün değerler hiyerarşisi değişiyordu. Shakespeare ve Cervantes, kanondan ve krizden beslenerek bu değişimin kronometresini tutan iki dehaydı. Yaşanan çalkantıyı anlatırken çağdaşlarını ufukta belirenden de haberdar ettiler. Aynısı on dokuzuncu yüzyılda Balzac ve Dickens, yirminci yüzyılda Kafka için de söylenebilir.

Bugün de dünya büyük bir değişimin içinden geçiyor. Krizin ortasındayız. Uzatılmış bir yirminci yüzyıl yerini geç doğmakta ısrar eden yirmi birinci yüzyıla hâlâ bırakmadı. Sadece ekonomi değil, demokrasi ve hukukta da bir kriz bütün dünya genelinde hissediliyor. Biz imparatorluk kaybetmenin travmasıyla misak-ı millî sınırları içine o kadar çekildik ki bütün kriz sadece burada var zannediyoruz. Bu yüzden çağının krizini anlayacak yerli ve millî bir edebiyat inşa edemiyoruz. Çünkü bir kanonumuz da yok. Hatta daha da fenası Tanpınar gibi istisnaları saymazsanız kanonla ilişki kurabilecek veya kanonik bilince sahip yazarlar da çıkaramamışız.

Yoksa dışarıda Shakespeare’i, Cervantes’i veya Balzac’ı çok heyecanlandıracak bir sosyal çalkantı var. Her şey hareket hâlinde. Ve görünen o ki her şeyin oturması ve durulması da vakit alacak.

Çok yazarımız var. Ve anlaşılan daha nicesi de gelecek; yoldalar, katıldıkları yazarlık atölyesinden sertifikalarını almayı bekliyorlar. Fakat bize yaşadıklarımızı anlatacak hakiki yazarımız yok denecek kadar az. Mülteciler, kadın cinayetleri, çeteleşme, KHK’lılar vb. pek çok sıkıntı ve felaket gözümüzün önünde yaşanıyor. Bütün bunlar tecavüz, intihar, ölüm, kahır ve sefalet demek. Fakat bizim edebiyatımızın (o da yanlış bir Türkçeyle) “kısa öykücüleri” bize iç sıkıntılarını, küçük burjuva hayatlarındaki boktan meseleleri, kadın erkek ilişkilerini çayla, martıyla, simitle, rakıyla anlatmayı deniyorlar.

Twitterda attığımız o muhalif tweetleri saymazsak bu sosyal kriz kimsenin umurunda değil. Herkes kendini koruyup, konumunu muhafaza edip bugünleri az hasarla atlatmanın hesabında. Suya sabuna dokunmadan ne kadar büyük yazar olunuyorsa o kadar büyük yazarlarımız var işte.

Bunun için ağlayacak değilim. Oturup çalışmak zorundayız. Kolayı seçmeden, yani alkışa, tezahürata, pozisyona teslim olmadan kendi sesimizi bulmalıyız. Kendi sıkıntılarımızı, umutlarımızı, hayal kırıklıklarımızı ve hayallerimizi misak-ı millî sınırları içinde kalmayıp evrensel meselelerle ilişkilendirerek anlatacak evrensel bir form bulmak zorundayız. Ya buluruz yahut da Kapıkule dışında çok az hükmü olan ve esamisi okunan edebiyatımızın yerel başarıları ve starlarıyla gözlerimiz kamaşmaya devam eder. İkincisi olursa aynı hayatları yaşamak kaderimiz olur. Bence asıl korkutucu olan da budur.

Kesin Döneceksiniz, Gökhan Yavuz Demir, 48 syf.,Yeni İnsan Yayınevi, 2021.

‘TÜRKİYE’NİN KHK DİYE BİR MESELESİ YOK’

Kesin Döneceksiniz, Kafka’dan aşina olduğumuz bir edebi atmosfer ve üslupla açılıyor ve devamında Türkiye’nin en önemli meselelerinden biri olan KHK’ye doğru uzanıyor. KHK ile akademiden uzaklaştırılan bir yazar olarak metne yaklaşırken nelere dikkat ettiniz? Nerede ‘biz’ başladı, nerede ‘ben’ bitti?

Kesin Döneceksiniz’in açılışının okurlarda bıraktığı ve bırakacağı intibâları bilemiyorum. Bu tarz yorumlara eserimi zenginleştirdiği için sadece teşekkür edebilirim. Fakat KHK’ların Türkiye’nin önemli meselelerinden biri olduğu tespitinize, hem de bir KHK’lı olduğum hâlde, maalesef katılamayacağım. Bana göre Türkiye’nin hiç de umurunda olmadığı, hatta bir mesele olarak bile görmediği fiilî bir gerçek KHK’lar. KHK’lıların ve belki bir kısım demokratın dışında bence Türkiye’nin KHK diye bir meselesi yok. Bu sebeple de bütün bir ülke fırtınanın dinmesini, her şeyin geçmesini beklerken biz KHK’lıları işte bu “Kesin Döneceksiniz” ile teselli ediyor. Oryantalistler tümüyle de yanılıyor olamayacağına göre, bu durum için gerçek bir şarklılık örneği diyebiliriz. Herkesin gözü önünde hayatlarımız mahvedildi. Göz göre göre bir zulme uğradık. Ve en muhalifinden en müslümanına, en demokratından en adiline akademide, gazetelerde, televizyonlarda bir köşesi, pozisyonu olan çoğu insan “Merak etmeyin geçecek bunlar, kesin döneceksiniz,” diyerek sırtımızı sıvazlamaktan başka hiçbir şey yapmadılar. Ne yapabilirlerdi, çok başka bir soru. Ama ondan evvel konuşulması gereken ne yapmadıklarıdır. Çünkü neredeyse kimse bir şey yapmadı.

Ben aslında spesifik olarak bizim hikâyemizi, yani Türkiye’yi ve KHK’ları anlatmak istemedim. Dolayısıyla hikâyemin içinde KHK’nın K’sı bile geçmiyor. Fakat bir KHK’lı olarak, hem de elli yaşına kadar hiç kurgu yazmamış bir KHK’lı yazar olarak metnimde anlattığım hikâyemin her durumda benim gerçek hikâyemin gölgesinde kalacağını biliyordum. Bu riski göze aldım. Nasıl kendi beğenilerimi, kırıklıklarımı hikâyemin içinde sergilemekten korkmadıysam, KHK çağrışımları arasında hikâyemin kaybolup gitme ihtimalini de göze aldım. Yazarlık cesaret ister. Ve o cesareti sanırım gösterdim.

Çünkü beni bekleyen şu olacaktı: KHK’lı akademisyen Gökhan Yavuz Demir kendi KHK hikâyesini anlattığı bir kitap yazdı. İyi de bundan kime ne! Dediğim gibi zaten ülke büyük ölçüde bizimle ilgilenmiyor, hatta ciddi bir kısmı “oh oldu, hak ettiler,” diyor yahut başka bir kısmı da “ateş olmayan yerden duman çıkmaz, bir şey yapmasaydı atmazlardı, başkalarını değil de onu attıklarına göre,” diye akıl yürütüyor. Bütün bunlara bir de yazar olarak hiç kurgu yazmamış olduğumu ekleyin. Okur, kitabın üzerinde novella yazsa bile, hem KHK’lı olduğumu hem de hiç kurgu yazmadığımı birleştirince ortaya çıkan şey gerçek bir KHK hikâyesi oluyor. Ve KHK’lar bu kadar tazeyken, bizler her şeyin hâlâ çok içindeyken bu da kimsenin ilgisini çekmiyor.

Tabii okura, bu önyargısını pekiştirecek pek çok sebebi de yazar olarak ben verdim. Bir açıdan kendim de kaşındım. Kahramanım Refik Çavuş üniversiteden atılmış bir edebiyat doçenti olmakla kalmıyor, aynı zamanda köpekleri, Don Quijote’yi, Hemingway’i, Çetin Altan ve Refik Halid’i de çok seviyor. Haydi şimdi gelin de en yakınınızdakine bile “Refik Çavuş ben değilim, anlatılanlar benim hayatım değil,” deyin. Kim inanır?..

Aslında kendi beğenilerimi bu kadar aleni hikâyemin içine koyarken, kendimi Poe’nun “Çalınan Mektup”u gibi gözler önüne koyarak gizlediğimi düşünüyorum. Okuduğum, işittiğim pek çok yaşanmış hadiseyi muhayyilemde kendi yaşadıklarım ve şahit olduklarımla dönüştürüp harmanladım. Üstelik bunu da abartıdan hiç kaçmayarak, hatta basbayağı abartarak yaptım.

Aslında yerel bir meseleyi evrensel boyutuyla anlatmak istemiştim. Bu nedenle hiç KHK’nın adını anmadım. Çekoslovakya’da Kundera’nın, Sovyetlerde Bulgakov’un, Arjantin’de Borges’in; yani tarihin herhangi bir döneminde herhangi bir coğrafyada akıl tutulması yaşayan herhangi bir toplumdaki her entelektüelin başına gelmiş ve gelebilecek olanı, kendi hikâyemin merkezî teması kıldım. Aslında bence bütün bir hikâye bundan ibaret. Fakat hikâyenin yazarı, hiç kurgu yazmamış bir KHK’lı olunca ve köpekleri ve kitaplarıyla hikâyenin içinde boy gösterince, Kesin Döneceksiniz doğrudan bir KHK’lının günlüğü muamelesi gördü ve okurlar benim için üzüldüler. Hiç kuşkusuz bu da mühim. Fakat ben kurgu metin yazmaya devam edersem ve bir gün memleket de normalleşirse, sanırım Kesin Döneceksiniz o gün hakkıyla değerlendirilecektir. Şimdi her şey o kadar sıcak ki sükût suikasti kaçınılmaz.

‘BU MEMLEKETTE SİZİN DEĞERİNİZİ ORTAYA KOYMAK İÇİN ÖLMENİZİ BEKLERLER’

Sükut suikastini kavramında durmakta fayda var. Edebiyatın sükut suikastine uğrattığı meseleler neler? Sizin de vurguladığınız gibi günümüzde kentli, orta sınıf yalnızlığı oldukça yoğun işleniyor. Memleketin başkaca meseleleri neden göz ardı ediliyor? Bir entelektüelin sorumluluğu nerede başlar?

Sükût suikasti salt bize has bir şey değil, başka toplumlarda da başka yazarlar dönem dönem ondan payını almışlar. Fakat bizdeki çok organize, çok geleneksel, çok kurumsal ve çok sistematik. Fark burada. Aklıma yine 1924’te Halep’te sürgündeyken aklına “acaba ölsem memlekette yankısı ne olur?” sorusu düşünce İstanbul’a kendi ölüm haberini telgraf çeken Refik Halid geliyor. Elbette bütün gazeteler Refik Halid’i övme yarışına girmiş. Bu memlekette sizin değerinizi ortaya koymak için ölmenizi beklerler. Ölene kadar yüzünüze bakmayanlar, cenaze töreninizde sizi övmeye doyamazlar. Garibim Tanpınar Saatleri Ayarlama Enstitüsü hakkında biri çıkıp da bir inceleme yazsın diye bekliyordu; şimdi yer gök Saatleri Ayarlama Enstitüsü incelemeleriyle dolup taşıyor. Bu bizim kültürümüzün kendi evlatlarına reva gördüğü bir muamele. Bundan kaçış yok. Bu memleketin evladı her yazar, her entelektüel gibi ben de kendi sükût suikastimi yaşamaya mahkûmum. Sinir bozucu, fakat bir taraftan da kaya gibi sert bir realite bu. Zaman yegâne adil hâkimdir. Kimin kazanıp, kimin kaybettiğine sadece o karar verebilir. Korkarım ki ben bunu göremeyeceğim. Kendi kendime okuyup yazmaya devam etmek durumundayım. Bir şey yazmamın yahut yazmamamın hiçbir fark yaratmadığını bildiğim hâlde, sırf inadına, sırf ardımdan “rahmetli de öldüğü güne kadar enayi gibi hiç kimsenin okumadığı yazılar yazmaya devam etti,” dedirtmek için yazıyorum.

Bizim edebiyatımızın kendi meselelerimiz hakkındaki suskunluğu ise, tam da kendi ayakları üzerinde duran, kendi sesi olan, kendi kanonunu inşa etmiş, yani kendisi olmuş bir edebiyat olamamasından kaynaklanıyor. Memlekette otuz senedir düşük yoğunluklu iç savaş yaşanıyor, daha yedi sene evvelki darbe teşebbüsünde sokaklarda kan gövdeyi götürdü, memleketin neredeyse yarısına yakını terörle iltisaklı, sokaklarda hunharca kadın cinayetleri işleniyor, tecavüze uğrayan çocuklar, işkence edilen sokak hayvanları, geçinemediği için intihar eden insancıklar, kendi insanlarının üzerine kendi bayrağı ve mızraklarının ucundaki Kur’an sayfalarıyla yürüyen bir millî irade… Bunların hiçbirinin edebiyatımızda bir karşılığı veya yeri yok. Bunun birçok sebebi var. Ama en başta geleni bütün tumturaklı söylevlerimize rağmen yerli bir kanonumuzun olmaması. Böylece hakiki yazarlarınız da olmuyor. Tek tük hakiki yazarınızın da ağır ceza mahkemelerinde, hapishanelerde zaten canına okuyorsunuz. Geriye kalanlar da ya yazmayı atölyelerden öğrenenler ya yaptıkları kitap özetlerini mebzul miktardaki edebiyat dergilerinde edebiyat eleştirisi diye yayınlayanlar yahut da politik angajmanlardan belediyelere yaslanmaya kadar türlü türlü hayatta kalma hüneri kazanmışlar oluyor. Buradan kendimize, kendi hakikatimize dair bir şey nasıl çıkabilir ki!

‘OKURUN YÜZEYSELLİĞİYLE YAZARIN YÜZEYSELLİĞİ BİRBİRİNİ BESLİYOR’

Çok uzun zamandır söylüyorum. Türkiye’de okurların yüzeyselliğiyle yazarların yüzeyselliği birbirini besliyor ve her geçen gün yüzeysellik daha da artıyor. Bu yüzeyselliğin adı da “samimiyet.” Herkes yazarları samimi anlatımı için övüyor, kitaplar samimi oldukları için okunuyor. Bir edebiyat eleştirisinin, kritiğinin yegâne kriteri “samimiyet” ise, samimiyetle söylüyorum, ortada ne edebiyat var demektir ne de samimiyet.

Herkesin kendi masasındakini alkışladığı bir ortamda edebiyatınızın da uluslararası arenada adı anılmaz. Orhan Pamuk’a şükredelim. O gidip Nobel Edebiyat Ödülü’nü almasaydı, bugün dünya bizim ne yazıp ne okuduğumuzla hiç ilgilenmeyecekti.

Vallahi ben de ne yazıp ne okuduğumuzla hiç ilgilenmiyorum. Onun için çağdaşlarımın da benim ne yazıp ne okuduğumla hiç ilgilenmemesine şaşmıyorum. Kritik isterdim. Ama bu koşullarda övülmek, sövülmek ve yok sayılmak daha gerçekçi bir beklenti olur.

Son söylediğinize gelince bir entelektüelin sorumluluğu yaslanmayıp yazdığı müddetçe hep vardır, yani ne başlar ne biter. Ama yazmak yerine yaslanmayı tercih edenlerin entelektüel sorumluluğu ise koşullar gereği hiç başlayamaz. Oysa bir toplum akıl tutulması yaşadığında hiç bilincinde olmasa ve hatta sesini duyduğunda öfkeden kuduracak bile olsa, yine de en çok o sorumluluk sahibi entelektüelin sesine ihtiyaç duyar.

‘REFİK ÇAVUŞ DA BENİM GİBİ ÇAĞDAŞLARININ NE OKUDUĞUYLA İLGİLENMİYOR’

Metinde bolca yazar ve eser göndermesi var. Bunca gönderme, bize biraz da yazarın kişisel dünyasına bakma imkanı sunuyor. Don Quijote’ye karşı özel ilginiz biliniyor fakat bahsi geçen diğer yazarlar sizi nasıl besledi? Bugüne bakınca edebiyatçıların gelenekle ilişkisini nasıl görüyorsunuz?

Metinde bolca yazar ve eser göndermesi var, çünkü Refik Çavuş da benim gibi çağdaşlarının ne okuduğuyla ilgilenmiyor. Onun yıllar içinde bir okur olarak geliştirdiği kendi damak tadı var. Benim de öyle. Elli yaşıma geldim sayılır. Bir elli senem daha olmayacaktır. O vakit kalan kısıtlı zamanımı kötü metinler okuyarak harcayamam. Bu sebeple iyi yazarlar, iyi çalışılmış metinler ve yine iyi yazarların tavsiye ettikleri yazar ve kitapları okuyorum.

Geriye dönüp baktığımda okuduğum ve sevdiğim yazarları şöyle tasnif ediyorum: İlkin babamın sevdiği yazarları okudum. O yazarlardan Çetin Altan, Refik Erduran, Jack London, Stefan Zweig hâlâ okuduğum ve çok sevdiğim yazarlardır. Sonra kendi keşfettiğim yazarlar geldi. Borges, Eco, Calvino, Marquez, Hemingway ve başkaları. En sonunda ise sevdiğim yazarların sevdiği yazarlar geliyor. Meselâ Çetin Altan üzerinden Refik Halid’i, Borges üzerinden Chesterton ve Kipling’i, Marquez üzerinden Juan Rulfo’yu böyle tanıyıp sevdim. Çünkü edebiyatın büyük bir sosyal ağ olduğunu düşünüyorum. Bunu bir sosyolog olmazdan evvel de sezgilerimle biliyordum ve o ilişkiler ağının içinde bir okur ve bir yazar olarak kendimi var ettim. Hepsinden üslubuma, tekniğime, ritmime varana kadar dile dökemeyeceğim, formüle edemeyeceğim pek çok şey öğrendim.

Edebiyat gibi gelenek de bir sosyal ağ. Tekil dehalara değil, geleneğin dehasına inanıyorum. Her yazar gibi ben de o geleneğin dehasından besleniyorum. Bu sebeple artistik veya ukalalık olsun diye değil, kendi karakterimi ait olduğu ağıyla anlatmak istediğim için Çavuş’la müşterek yazarlarımıza yer verdim. Aslında orada da risk aldım. Bugün akademide “disiplinlerarasılık” nasıl bilip bilmeyen herkes tarafından olur olmadık yerde kullanılıyor, bunun aynısı edebiyatta da “metinlerarasılık” için geçerli. Kitabının içinde başka bir klasik metnin adını geçirince yazar “metinlerarası” bir metin yazdığı için havaya giriyor ve eleştirmen de yazarın metnindeki o “metinlerarasılık”ı överek onu daha da havaya sokuyor. Elbette ne disiplinlerarasılık ne de metinlerarasılık böyle sefil bir şey.

Bir tür sürgün edilmiş, bir tür yalnızlığa mahkûm edilmiş, dışlanmış ve unutulmuş bir entelektüelin gündelik hayatını anlattığım için Çetin Altan’ı, Refik Halid’i, Kundera’yı çok sık andım, tekrar ettim ve kullandım. Bu görünen kısmı. Fakat teknik olaraksa Hemingway ve Marquez’den çok istifade ettim. Bir de Çavuş tipinde bir entelektüelin hikâyenin sonundaki o eyleme geçebilmesi için romanlarındaki yazardan çok gerçek hayattaki Hemingway efsanesine ihtiyacım oldu ve onu da yardıma çağırdım.

Ben o ağ olmadan yazamazdım. Çavuş da o ağ olmadan özgürleşemezdi.

‘YAZARLARIN DİL KULLANIMINDA DURUM SANDIĞINIZDAN DA VAHİM’

Dil üzerine çalışmalarınızla tanınıyorsunuz. Türkçe edebiyatın bugünkü geldiği noktada dil kullanımına dair ne söylersiniz?

Dil hakkında çalışmalarımla tanınıyordum, belki daha doğru bir ifade olacaktır. O da elbette bir zamanlar tanındığımı varsayarsak. Yoksa ihraçtan bu yana dil hakkında hiç çalışmadım. Yazmayı bırakın, neredeyse dil hakkında hiç okumadım. Kabul edelim ki bu ihraçla, son beş senede entelektüel varoluşum daha da güçlendi. Fakat entelektüel varoluşumun güçlenmesi, akademik anlamda kastre edildiğim gerçeğini de değiştiremez. Bu ikisi birbirinden çok farklı şeyler. Hâlâ okuyorum, yazıyorum fakat bunların hiçbiri sistematik değil.

Türkçe edebiyata ve yazarlarımızın dil kullanımına gelince ne diyeyim ki! Durum sandığınızdan da vahim.

Fakir bir vokabülerle, kalp para kadar ucuz klişelerle işini görüp derdini anlatmaya çalışan bir edebiyat görüyorum. Üstelik bundan kimse rahatsız da değil. En beteriyse devrik cümlelerin istisna olmaktan çıkıp genel kaide hâlini alması. Okuduğunuz herhangi bir kitabın herhangi bir sayfasını hemen açın ve devrik cümleleri sayın. Devrik cümlelerin sayısının kurallı cümlelerin sayısından fazla olduğunu görmeseniz bile, ikisinin sayısının neredeyse kafa kafaya çıktığına şahit olacaksınız.

Henüz üniversitedeyken, bir etkinlik sonrası Murat Belge ile laflıyorduk. Konu şimdi ismini vermeyeceğim bir yazara geldi. Kitapları çok okunan, çok methedilen bu yazarı Belge de övdü. En son dayanamayıp “yâ hû okuyamıyorum, kurduğu her dokuz cümleden onu devrik,” dediğimde, Belge tebessüm ederek “ne bekliyorsun ki devrik kültürün devrik çocukları,” dedi. Bunları dedikodu yapmak için anlatmıyorum. Belge meseleyi benim hiç formüle edemeyeceğim veciz bir ifadeyle formüle ettiği için anlatıyorum.

Okurlar da yazarlar da aslında o şikâyet ettikleri devrik kültürün devrik çocukları olduklarının farkında değiller. Devrik kültüre, devrik bir dille isyan edebileceklerini sanıyorlar. Belki de dil hakkında on seneden fazla çalışmış olmanın avantajıyla ben bu devrik kültüre de devrik dile de belirli bir mesafeden bakabiliyorum. Eğer o mesafeyi entelektüel anlamda yaratamasaydım, ben de içeriden devrik cümlelerle devrik bir kültüre savaş açacaktım.

Kötü ifade edilmiş iyi bir fikir olamaz.

Bunu aklınızdan hiç çıkarmayın. O zaman kötü anlatılmış iyi bir hikâye; kötü tercüme edilmiş iyi bir felsefe; kötü yazılmış adil bir yasa metni; klişelerle, devrik cümlelerle dile getirilmiş özgün bir düşünce olamayacağını da anlarsınız. Eğer haklıysam, bu, yaşadığımız bütün entelektüel sefaleti açıklayabilir.

Tek çözüm Türkçenin üstadlarını dönüp dönüp okumak ve hatta belki yazarken de başlangıçta taklit etmek. Refik Halid, Çetin Altan, Refik Erduran, Attilâ İlhan, Cemil Meriç, Necip Fazıl ve dahasını sadece kanonumuz için değil Türkçe öğrenmek için de tekrar tekrar okumaya mecburuz.

Önümüzdeki günlerde okurlarınızı bekleyen yeni çalışmalarınız nelerdir?

Vallahi atölyelerden, ufak tefek yetiştirilmesi gereken yazılardan, Ertuğrul ve Kasım ile yaptığımız “Hepsinin Yeri Ayrı”nın çekimlerinden, elime yapışmış iki tercümeden ve hayatın hay huyundan geriye, yeni bir çalışmaya yoğunlaşmak için ne vakit kalıyor ne de enerji.

Sanırım önce tercümeler gelecek. Elbette bitirebilirsem. Ardından bu işsiz geçen beş sene içinde ekmek parası için yazdığım yazılardan oluşan bir seçki çıkacak. Ne zaman çıkar kestiremiyorum fakat dosyayı yayıncıma teslim ettim.

Tabii bunlar hazırdan yediğim işler. Eğer sorunuzun işaret ettiği şey, Kesin Döneceksiniz’in ardından yeni bir kurgu metin gelip gelmeyeceği ise, hiç kuşkunuz olmasın ki gelecek. Şu anda bilgisayarımda, vakit buldukça halen üzerlerinde çalıştığım üç ayrı dosya var. Bunlardan biri kesinlikle en sona kalacak. İkisi arasında gidip geldiğim bir süre oldu ama onlardan da hangisini öne alacağıma karar verdim. Yani ne yazacağımı biliyorum. Üzerimdeki iş yükümü azaltıp çoktan bitirmem gereken işleri teslim eder etmez yazmaya kaldığım yerden devam edeceğim.

Bu arada bir de taşınma durumum var. Malûmunuz, o da çok sancılı bir süreç olacaktır. Okur eline ne zaman alır hiçbir fikrim yok, ama sanırım yeni evde bu yaz ve bu sonbahar yeni kitabımı yazıyor olacağım. Gerisini hep beraber yaşayıp göreceğiz.

Related Posts

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.